Kambur Dağ

Günlerini can sıkıntısıyla, hiçbir şeye kafa yormadan geçirmeye alışmış insanların ruhlarında İstanbul hiçbir şey…

Ankara istikametine doğru otoparktan hareket eden bir araç toplantıya yetişmek için hızla yol alır, sabah namazına müteakiben dağılan cemaatin günün bereketiyle dükkanlarını açar, daha dün anne evinde kına yakmış gelin evden çıkarılır. Bekleyin, daha Kambur Dağ’ın eteğindeki yalnız kalan kız güneş doğduğunda gülümseyip şarkı söyleyecek, dans edecek ve çılgınca başka şeyler yapacak…Gökdelenlerin İstanbul boğazına sıralanmış beton kaleleri, denizi sıkıştırmış gemiler, martılara verilen yanlış nimetler, insan eseri…Rize yaylasında bir amca radyosunu 91.4 frekanslı ulusal TRT FM çevirir, sabah haberlerinde “İstanbul-Ankara istikametinde giden araç Hereke’de hızını kaybederek yoldan çıkar ‘bir ölü’, Hatay’da büyük bir yangın ‘esnaf can pazarı olmuş!’, düğünden sonra fotoğraf çekiminde yaşanılan hırsızlık ‘otuz iki bin miktarında altın!’”. Diğer yayladan bir ses gelir ve yetmiş yaşındaki amca radyonun pilini çıkartır, Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Rasulallah!. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. İnsanlar bir oyun içindeydi ve oyunu yazılı bir metin olarak okudunuz. Oyun içinde oyun dediğimiz dünyada umutlarımızla yaşarken başımıza gelecek sonuçları hiçbir zaman bilemeyiz. Toplantıya yetişme sürecinde olan mühendis dünden hazırlığını yapmış kravatın rengine göre ayakkabısını bile düşünmüştü. O toplantı beş yılda okumanın sonucunda kariyerinde ki ilk adımı olabilecekti. İmsak vaktinden önce şükür orucuna niyet etmiş bir ailenin sabah namazına kadar uyumayıp yeni açılacak dükkânın mutluluğu ve heyecanı oradan kazanılan paranın bir ailenin kendi ayakların üstünde durup kimseye muhtaç olmadan yaşayacaklardı. Hayallerini kurduğu evlilik için Düğün salonuna verilen binlerce para ile yaşarken düğünden sonrası yaşanılacak hüsranları bir genç kızın hayali değildi. Peki, Kambur Dağ’ın eteğinde ki kız, o hâlâ pencere kenarında oturuyor. Rize yaylasında yaşayan yetmiş yaşında amcamız ne ola ki radyonun pilini çıkarsın. Onun bu dünyada Allah c.c kavuşmaktan başka bir umudu olabilir miydi? Bir selâ ona kalbinde taşıdığı Allah sevgisi ona kavuşma mutluluğunu verirken aynı mutluluğu radyoda dinlediğiniz insanlar yaşayabilirler miydi? Düşünün. Bir saniye doldu. Hayır! Onlar umutların peşinde giderken kalplerinde dünya sevincini barındırmışlardı. Ölen bu dünyadan göçmüş zarara uğrayanlar da içinde büyüttüğü umutların üzüntüsünü yaşayacaklardır. Bu yaşanılan olaylar TR FM radyosunda sabah haberlerinde 5 dakikada anlatılan kısım. Evet, radyonun pilini çıkarmasaydım daha çok

umudu olan insanların hikayelerini dinleye bilecektiniz. Kambur Dağ bu yaşanılanlardan çok da masum değildi.

Kambur Dağ, yine bir fısıltı ile yıldızlarla konuşur. Genç kız büyük salonun perdesini sonuna kadar açar ve Kambur Dağ’ın yıldızla olan münakaşasını dinler. Gecenin bir vakti yıldızların altında genç bir kız oturur ve ağlamaya başlar. Duyguların ve hayallerin en hassas olduğu bir vakitte soğuk gece yarısını ilaç olarak görürdü. Mevsimleri Kambur Dağ’ın eteğinde depremden sonra inşa edilmiş iki katlı mavi renkli büyükçe bir bahçesi olan evde perde kenarında izlerdi; Kışın yalnız, bahar yeşerin, yazın kalabalık, sonbahar ayrılık bezerdir ağaç dallarında…Aralık da gelmiş, onu daha gözlemleyememişti. Zaman onu öyle hapsetmiş ki duvarlara kafeste yaşayan kuşa şikayetlerde bulunurdu ” Uç güzel mavi kanatlı kuş, Uç! Seni kafesin içinde tutan şey nedir? Ben İstanbul’un masmavi denizine küskünüm sen de gökyüzüne mi küskünsün?”. Mavi kuş dert arkadaşı belki de onu anlayan mahlukat olacaktı. “İnanıyorum benim kadar kimse yalnız değil!” dedi; ana dolunun esmer tenli kızı.

Yaşadığı yer Betondan kafes, bu onun için öyle bir terimdi. İnsan sesini az duyduğu bir yerde daha ne kadar yaşayabilirdi. Yetmiş yaşındaki amcanın umudu değildi, radyodaki insanların umuduna da benzemiyordu. O umudun ne olduğunu bilmiyordu. Söz umut kelimesi ile bir söz işitir;

“Umutla yolculuk etmek, gidilecek yere varmaktan çok daha güzeldir.” Robert L. Stevenson. Bu sözü günlerce düşünmekte. Kitaplara ailesine rehberinde kayıtlı olan birkaç kişiye sorar. İyi bir netice alamaz genç kız, Kambur Dağa da sorar;

– Sen her gece bir umutla bakıyorsun bana bir şeyler anlatıyorsun. Gözlerinin içine bakıp o sevinci o mutluluğu görebiliyorum. Bu duyguları yaşarken bir yere kapalı olman senin bu umutların olmayacağını anlamına gelmiyor. Bazı günlerde geliyor o evde ruhsuz bir beden gibi dolaşıyorsun. Bakıyorum balkona çıkmadığın günler de oluyor. Sen gideceğin yola varmadan vazgeçtiğinde oluyor. Çok korkuyorsun. Umutla yaşamaya çalışıyorsun, çok umuda kapılınca gerçek hayatta kimseyi görmeden yaşamak istiyorsun. Ben her gün yıldızıma bakma umuduyla geceyi beklerim. Tek umudum bu olabilir ama sen bir umudun peşin istekli değilsin.

Mahlukattan bir lisanı düzgün konuşmasını bekleyemezdiniz. O yine gördüğünü bize anlatır. Bakın yine pencerenin kenarındaki kanepeye oturmuş doksan yaşındaki teyzeler gibi yolu izler. Genç bir ruhu nasıl bir umut yeşertebilirdi? İzmir’de yaşayan bir dişçi umudunun olmadığını bana inandırır. Ve “umudun bir akciğer gibi olduğunu söyler” İnsan yaşıyorsa

umudu peşinden gelmez mi? O zaman umudumuz yok demek bedenimize ruhumuza yapılan bir şikâyet cümlesi midir? Kafam çok karışıyor Kambur Dağ..

Müberra Gül Kılınç
Yazı Sahibi